ÇANAKKALE'DE RAMAZAN

RAMAZAN AYI

Ramazan Ayı geldiğinde televizyon ve radyolarda birçok proğram yapılır.Ramazan Ayı’nın dinimiz açısından önemi,insan sağlığı ve maneviyatına dair faydaları anlatılır.Bununla beraber Ramazan Ayı’nı nasıl geçirmemiz konusunda bilgiler aktarılır.Bu tip proğramlar olmalıdır ve yararlıdır da.

Biz de Tam Zamanı Haber ekibi olarak,bu Ramazan Ayı öncesinde konuya farklı bir noktadan yaklaşmak istedik.

Türk Milleti’nin yaşam mücadelesi verdiği ve dedelerimizin Dünya’ya kafa tuttuğu günlerde Ramazan’ı nasıl ve hangi koşullarda yaşadığını siz değerli okurlarımızla paylaşmak istedik.

 

Çanakkale'de Ramazan

İtilaf devletleri, Türk Milleti’ni tarihe gömmek için, 19 Şubat 1915’de ağır donanmalarıyla Çanakkale Boğazı’na saldırdılar. Ondört günde İstanbul’da olacaklarını Dünya’ya ilan ettiler. Yirmisekiz gün süren deniz savaşından sonra, 18 Mart 1915 günü, Mehmetçiğin kahramanlığı karşısında ağır bir yenilgi alarak kaçtılar.

Otuzyedi gün sonra, kara orduları ve donanmalarıyla Çanakkale’ye asker çıkardılar. Üç gün içinde Boğaz’ı ele geçireceklerinden emindiler.Ama, yine yanıldılar..

 13 Temmuz 1915 tarihinde Ramazan ayı başlamıştı.

Düşman, Ramazan ayında hücumlarını arttıracak ve bu işi bitirecekti. Mehmetçi’ğin Ramazan rehavetinden faydalanacaklardı. Ama, yine olmadı.

 13 Temmuz 1915/ Ramazan’ın 1. Günü:

Komutanlarının muhalefetine rağmen, şehadete kavuşmayı bekleyen askerlerimizin çoğu gizli gizli oruç tutmaktadır. Düşman, Mehmetçiğe yaklaşık 60 bin adet top mermisi atmış, hallaç pamuğuna çevirmiştir. Sargıyerleri yaralılarımızla dolmuş, feryatlar arşa yükselmiştir. Kollar bacaklar kopmuştur ama, iman ve zafer inancı sapasağlamdır.

Bombardımanlarda 10 bin civarında Mehmetçik şehit olur. Ama düşman bir adım bile ilerleyemez.

İlk gün almayı planladığı Alçıtepe’ye yaklaşamaz bile…

14 Temmuz 1915/Ramazan’ın 2. Günü:

İki buçuk aydır, binlerce top mermisi yağdırdıkları Mehmetçiğin hala dipdiri olması, hala göğsünü siper ederek kendilerini durdurması, düşmanda yılgınlığa neden olur.

Mehmetçiğe karşı hücum ederek ölmek istemeyen ve cesareti yok olmuş askerlerini yüreklendirmek için, alkol vererek cesaretlendirmeyi denerler. Her gün çıkan alkol miktarını arttırırlar. Cesaret bulacaklarını umdukları askerleri yine de harekete geçmez. Düşman subaylar çareyi şiddet kullanmakta bulur ve askerlerine karşı kılıç ve sopa kullanmaya başlar. Bu bile onları harekete geçirmeye yetmez.

Bugün, Çanakkale savaş müzelerinde, o günden kalma içki şişe ve mataraları da bunların birer delili olarak dururlar. Artık görülüyordu ki, düşman her iki cephede de yılgınlık emareleri gösteriyordu.

Siperlerde görev yapan askerlerimiz; kavurucu sıcağın altında 16-17 saat oruç tutuyordu. Mücadele ise hayattan bıktıracak seviyelerdeydi.

Ama oruç Allah’ın emriydi. Tutulacaktı.

Şehadete, oruçken kavuşmalıydılar…

 

17.Temmuz.1915/Ramazan’ın 5. Günü

Bugün İntepe topçusu, Fransız kuvvetleri komutanı General Guro’yu vurmayı başardı. General o günden sonra tek koluyla yaşayacaktı.

General Guro savaştan çok sonra Gelibolu’ya gelerek, hatıralarını tazeleyecek ve şu olayı anlatacaktır:

-Hiç unutamadığım bir hatıram var. Yoğun bir çarpışmadan sonra, ölü ve yaralıları toplamak üzere siperler arasında dolaşıyorduk. Bir Türk askeri, bizim bir askerimizin yarasını sarmaya çalışıyordu. Dikkatimi çekti.

Tercümanımla sordum:

-Asker, sen neden bunu yapıyorsun? Biraz önce kıyasıya dövüşüyordunuz. Belki de onu sen yaraladın.

Şöyle cevap verdi:

-Evet. İkimiz düşmandık. İkimiz de ağır yaralı olarak buraya düştük. Bu asker bana bir şeyler söyledi ama ben anlamadım.

Sonra cebinden yaşlıca bir kadın resmi çıkarıp bana gösterdi. Sanırım anasıydı.

Ben şehit olacağım nasılsa. Bari o kurtulsun da anasına kavuşsun istedim.

General diyor ki:

-Donakaldım.

 Bu nasıl bir insanlık. Bu nasıl bir merhamet.

 Baktım, Türk askeri de yaralı. Hem de yarası Fransız’ınkinden daha ağır. Kendi yarasına toprak ve ot tıkamış, düşmanının yarasını da gömleğinden kestiği bir parça ile sarmaya çalışıyor.

Gözyaşlarımı tutamadım.

Bir müddet sonra baktığımda, her ikisi de cansız yatıyordu. Bu hatıramı hiç unutamıyorum.

19 Temmuz 1915/Ramazan’ın 7. Günü:

Yüzbaşı Mehmet Emin Bey Anlatıyor

Cephelerde bazen sürpriz hücumlar olurdu. Bir tanesini de bugün yaşadık. Kanlısırt cephesinde karanlığı yırtan bir çığlık duyduk:

- Amanın arkadaşlar, düşman geliyor! Bombalarıyla geliyor!..

Zaten tetikte bekliyoruz. Her an her şey olabiliyor. Hemen aydınlatma mermileri attık. Ortalık gündüz gibi aydınlandı. Evet gerçekten de düşman sessizce baskına geliyordu. Tüfeklerimiz çalışmaya başladı ve düşman geri siperlerine zor kaçtı.

Birisi bizi kurtaracak haberi vermişti ama kimdi?

Keşif kolları çıkardık, sesin geldiği yeri arattırdık. Ağır yaralı, zor konuşan bir eri bulmuşlar.

Antalya Kağnıcılar Köyü’nden Sarı İbrahim Oğlu Mehmet...

Üç gündür siperler arasında ağır yaralı olarak kalmış. Aç, susuz, kurtarılmayı beklemiş. Düşmanın kendisini keşfetmemesi için de ölü taklidi yapmış. Düşmanın baskın yapmaya geldiğini görünce, son gücünü harcayarak bize haber vermiş.

Bir bölük böylece kurtulmuştu. Mehmed’i kurtaramadık.

Kısa süre sonra şehadet şerbetini içti.

 

İşte; anlatmaya sayfaların yetmeyeceği inanç, şefkat, merhamet, vatan sevgisi ve fedakarlığın zirvesinde yaşanmış hikayelerinden birkaçı. İnsan yazmaya doyamıyor…

 

                                                  ESABİL ALPER ÖZKAN

 

 

225
Okunma